Doğu ve Karadeniz 1


AZ DEĞİL, UZ GİTTİK 


    6 günde 14 şehir!
Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Erzurum, Kars, Ardahan, Artvin, Rize, Trabzon, Giresun, Samsun, Sinop, Kastamonu. 

   Evet öyle bir delilik yaptık. 
Uyku ve yemek dışında hep hareket halinde olursanız birçok şehri sığdırabiliyorsunuz. 




  Amasya'dan başlıyoruz. İkinci gidişimdi. Bu sefer gece de görmüş oldum. Meyveli dondurma ve rüzgar eşliğinde nehir kenarı yürüyüşü pek güzel idi. 
   Kayalara oyulmuş mezarları her ne kadar merak ettiysem de grubun geri kalanı "git allasen daş işte" diyip beni yalnız bırakınca tarkanlık yapmayayım dedim. 



  Nehir boyunca eski otantik evler var. İçinden ağaç çıkan bir evi ağzı açık hayran seyrederken ev sahibi teyze, (Sıkıntıları vardı herhal) "oyy benim derdim bana yeter bunlar resim çekiyor" diye söylendi arkamızdan. Ahanda o ev.



 Şehzadeler şehri Amasya. Hatta biz oradayken nehir boyunca sarılı heykeller vardı. Ertesi gün açılacaktı. Biri de selfie çeken şehzade heykeliymiş. 
  Açıldığını göremeden ayrılmıştık şehirden. Ve tabi aynı gün şehzadenin telefonunu kırmışlar. 
 (Heykelin kendisi kadar, kırılması da ilginç. The original ülkeyiz vesselam)




  Amasya kalesine çıkıp şehre çok yüksekten bakmak, devasa Türk bayrağının gölgesinde dinlenmek çok güzeldi. 




  Ferhat ile Şirin de Amasya'nın çıkışında kalıyor. Deldiği dağın üstünde heykelleri, altında ise mezarları var. 




   Tokat'a da ikinci gidişimdi. Mevlevihane ve çok güzel kebap bulduk. (Töbeee aklımda bir tek bunlar mı kalmış...)
Handan pek güzel taş baskılı şallar aldım. (Şal severim ben, pamuklu şal).





  Sivas, görkemli Gökmedrese, yöresel kahvaltı arayışları ve bol peynir çeşitli kavurmalı bir kahvaltı. Ulu Cami ziyareti. Tarihten çıkıp geleydi ecdad dedim, hissiyatı hangi minvalde zuhur ederdi acep? (Tarih dedim gene dilim değişti) 
Telefonumun hafızası şişmanlayınca bazı resimleri silmek durumda kaldım. Bu kısmı hayal ediverin gari.


  Erzincan... Az katlı apartmanlarıyla doya doya gökyüzüne bakacağınız bir şehir. Ve tabi Terzi Baba türbesi. Pek de güzel bir sözü var idi girişte. "Vallahi dünya için Allah demem" İster istemez soruyor insan. Ya ben?




   Bir insanın İstanbul'da yıllarca yaşayıp da görüşemediği bir arkadaşıyla Erzincan'da buluşma ihtimali nedir iki gözüm? O da bana rast geldi. Pek âlâ...
 İki fincan dibek kahvesi eşliğinde, hızlandırılmış keyifli bir muhabbet. (İnsanoğlu kuş misali sözünü uygulamalı kanıtlamış olduk).

 Erzurum'a doğru yola çıkarken kocaman, kırmızı bir halı gibi gelincik tarlası bulduk.








 Memleketine yıllar sonra giden bir Erzurumlu. Bizim sülale Karabük ve Bursa'da ikamet ettiğinden, gitmek için sebebimiz yoğudi. (Geliyor dadaş language) Embele ele güzel, ele möggem şeher ki, desen Paris. Yuhu vaktine kadar gezdik.




  Ulu Camisi muazzam, bize rehberlik yapan imamıyla ayrıntılı bir şekilde görmüş olduk. Minberin üstündeki küçük camlardan giren güneş ile namaz vakti tayini, kırlangıç yuvası kubbesiyle nemden korunma, doğal akustik, sütunların paralel değil eğimli yapılmasıyla depreme dayanıklılık...
  Ve daha pek çok şey. Ecdada bir kez daha hayran kaldık.




   Nene Hatun mezarı ve kalıntılar ise şehre nazır bir tepede. Dünya ne koca insanlar görmüş...







  Cağ kebabı ve kadayıf dolmasını es geçmeyeyim.
  (Ay nasıl bir yiyiş! Gız anam heç et yemediz mi dedirten bir görmemişlik).
Kutu kutu lor  alışverişi. En küflüsünden, yummy!



Kaldı 9 şehir. 
Devamı gelecek inşallah...

Yollar güzel, maceralar güzel ve senin blogumda olman da güzel azizim... ♥ 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Rare Disease Day and the promises of personalized medicine

O ur daughter Ellen wrote the post that I republish below 3 years ago, and we've reposted it in commemoration of Rare Disease Day, Febru...